• Dolar Alış 4.8516TL
  • Dolar Satış 4.8323TL
  • Euro Alış 5.6786TL
  • Euro Satış 5.6559TL

Yurtdışında Yaşamak: Amerika’da Master Eğitimiyle Başlayan Bir Deneyim

yurt dışında yaşamak

Yurtdışında yaşamak çok hassas bir konu. Çoğu genç, özellikle bu dönemde bunu bir seçenek olarak görüyor ve yurt dışına çıkmanın yollarını arıyor. Peki bunu enine boyunca değerlendirmeden, gerçekten yurt dışında yaşamanın nasıl bir tecrübe olacağını kestiremeden yola koyulmak ne kadar mantıklı?

Elbette ABD gibi ekonomik açından gelişmiş ülkelerde yaşamak insana bir çok avantaj sağlıyor; ancak hayat elbette finansal hesaplamalardan ve rahat alışverişten ibaret değil. Biz de amerikadabugün ekibi olarak yurt dışında yaşama tecrübesi edinmiş kişilerin deneyimlerini paylaşmanın, aklında bu fikir olan kişilere önemli bir rehber olacağını düşündük.

Aşağıdaki yazıda yurt dışında yaşama deneyimine Amerika’da yüksek lisans yapmaya giderek başlayan ve yolu en son İngiltere’ye düşen bir kadının kendi ağzından deneyimleri yer alıyor.

 

2010 yılında Amerika’ya taşındım master eğitimim için. Ailemin de bir desteği olmadı üstelik dişimle tırnağımla burs kazanıp da gittim. İnsan tozpembe hayaller kuruyor ilk başta, kabına sığamıyor, arkadaşlarınız imrenerek bakıyor, sevgiliniz varsa gitme diyemiyor size haksızlık etmemek için. Siz de “Sen de benimle gel” diyemiyorsunuz bunu yapacak imkânı olmadığından kendini kötü hissetmemesi için. Hayat çetrefilli olmaya başlıyor ve inanın ki hiç kolay bir karar değil yurt dışına taşınmak. 

Öğrenmeye başlıyorsunuz gittiğinizde oranın kültürünü, çocuk gözlerle bakıyorsunuz daha önce hiç görmediğiniz şeylere. En basitinden bir markete girdiğinizde raflardaki markalar farklı, şehir yapısı farklı, dil bildiğinizi düşünüyorsunuz ama “Aaa ne farklıymış gündelik hayatın içinde bu dil, o kadar da iyi bilmiyormuşum ben bu dili aslında” diyorsunuz. “How are you doing?” deyip yanınızdan geçen arkadaşınıza şaşırıyorsunuz “Neden sorusunun cevabını beklemeden öylece geçip gitti ki” diye. Nasılsın türevi bir sorunun bir soru değil bir selamlaşma şekli olduğunu anlamanız biraz zaman alıyor, yol üstünde karşılaşıp da “İyiyim. Sen nasılsın? Şöyle şöyle bir şey vardı yaa, ne oldu?” gibisinden devam eden muhabbetlere alışık olduğunuz için. Kültür denen olgunun nasıl farklı olabileceğini anlıyorsunuz detaydaki bu şeytanları yakalamaya başladığınızda. Daha önce orada olduğunu hiç düşünmediğiniz durumlarla karşılaştığınızda, ister istemez karşılaştırma yaparak öğrenmeye başlıyorsunuz, üstelik kendi kültürünüzü de daha derinine öğreniyorsunuz. Balayı ayınızda gözünüze inanılmaz gelen şeyler, bir süre sonra batmaya başlıyor, bir denge bulabilmek için biraz daha zaman geçmesi gerekiyor. 

Tatlı telaşlarınız oluyor ilk basta. “su binanın yeri neredeydi? Böyle bir işlem yapılması gerekiyormuş onu nasıl halledeceğiz?” gibisinden telaşlar ve ardında bıraktığınız sevdiklerinizi düşünmeye ilk zamanlar çok vakit kalmıyor. Kimseleri tanımıyorsunuz yeterince ve bu telaşları atlattıktan sonra çok yalnız hissetmeye başlıyorsunuz, kendi ülkenizden gelen insanlarla vakit geçirmek kolayına geliyor insanın bu dönem. Dışarıda bambaşka bir dünyayı keşfetme sansınız varken bir sure Türklerle vakit geçirmeyi tercih ediyorsunuz bu dönemde. Yeni insanlarla tanışmaya başlayınca ve yabancılarla da yakınlık kurabileceğinizi fark ettiğinizde ise bir seçim yapmanız gerekiyor. Dengeyi bulabilmek için “O ülkenin size öğretebileceklerini de hesaba katıp, denge kurmak” ve “Rahat hissettiğiniz alandan çıkmadan gettolaşmaya tamamen teslim olmak” arasında bunları sorgularken, “Türk’e sümüğümü sürmem tarzıyla sanki kendi farklı bir yerden gelmiş gibi” davranan Türkler’in de olabileceğini fark ediyorsunuz, Türkiye’de tanışsaydınız arkadaş olmaya yeltenmeyeceğiniz Türklerle arkadaşlık edip, kendi önyargılarınızı kırmaya başlıyorsunuz kendi insanlarınız hakkında. Hayat bir suru çetrefilin içinde bir denge kurma sanatına dönüşmeye başlıyor. 

Ülkesinde yasadığınız insanlar size yabancı geldiği kadar, siz de onlara yabancı geliyorsunuz. Kendinizi anlatmakla o kadar meşgul oluyorsunuz ki, sizinle ilgili bir soru sorulduğunda saatlerce konuşabilirken onları tanımak için sorular sormayı çoğu zaman unutuyorsunuz o esnada. Farklı olduğunuz için tüm tuhaflıklarınız normalleşmeye başlıyor hoşgörülü bir ortamın içinde. Farklı oldukları için bazı şeyleri tuhaf buluyorsunuz. Engelli sınıf arkadaşlarınız oluyor, bindiğiniz otobüste tekerlekli sandalyede insanlar görüyorsunuz, hatta o otobüse önce onlar biniyor önce onlar iniyor ve herkes bunu bekleyecek kadar saygılı… Neden futbol stadyumunun engelli ulaşımı yok diye okula dava açıp bunu kazanan engelli arkadasınız oluyor. Evinde televizyondan değil, stadyumda izlemek istiyor çünkü o maçları ve bu seçeneğin de sunulması adına sadece kendisi için değil aslında tüm engelliler için verdiği bir hak savasını kazanıyor. O zaman anlamaya başlıyorsunuz ki bazı şeyler vardır su hayatta ben senden üstünüm gibi alttan alta “hayır bahsetme” mantığıyla değil, “hak temelli” bir anlayışla gerçekleştirilir. O zaman anlamaya başlıyorsunuz ki demokrasi günlük hayatta böyle örneklerle yaşatılır. Ve kendi ülkenizi düşünüp üzülüyorsunuz, bizim kaç fırın ekmek yememiz gerekecek diye; çünkü engelliler sokağa çıksalar dahi bağımsız şekilde hareket etmelerine müsaade eden bir hayat dizayn etmemişiz. Etmek için de cabamız yok. 

Öte taraftan dışarıdan bakınca “Amerika! Özgürlükler ülkesi” diye bildiğiniz memleketin, kendi içinde yasadığı sorunlara şahit oluyorsunuz. Kâğıt üstünde kalmış sahte özgürlükleri fark etmeye baslarsınız. Kimi zaman gecenin köründe çalışan insanların profiline bakarak yaparsınız bunu; kimi zaman market arabasına bütün malvarlığını yükleyip de sokakta yatan insanlara bakarak; kimi zaman bedava sıcak kahve sadece halk kütüphanesinde diye oraya gelip de kahve içen evsiz insandan rahatsız olanlara bakarak; kimi zaman da bireysel silahlanma serbest olduğundan kendi evinde saldırıya uğrayıp yaralanan arkadaşınıza/komşunuza bakarak… Bir zaman sonra fark edersiniz ki, Amerika’da sadece çarklar daha güzel işletiliyordur ve aslında paran yoksa pek özgürlükler ülkesi de değildir. Anlarsınız Amerika’nın cahilliğinin çok daha farklı olduğunu. İnsanlar kendilerine yatırım yapmak için az para harcayıp, çok para pesinde olan mutantlara çevrilmiştir sistemle, mutluluğu bununla tanımlar çoğu. Onlara dokunmayan şeyleri bu yüzden öğrenme gereği duymaz, kendi kabuklarından dışarı çıkmayı aynı sebepten pek tercih etmezler. Olur da kendi kabuğunu kırabilmiş, kendi ülkesini olmasa bile kendi eyaletini terk etmeyi becerip de gezen bir Amerikalı bulursanız öpün basınıza koyun ve bu insanların aslında çok kıymetli olduğunu da bilin, gerçekten ufku geniş insanlardır, size bir şey katarlar muhakkak, sizden öğrenmeye de hevesli olurlar. 

Bu esnada gece gündüz çalışırsın, gündüz stajın vardır, öğleden sonra yetişmen gereken bir dersin, aksam laboratuvarda isin. Sabah 5’te evden çıkar aksam 9’da eve girmeye baslarsın. Hafta sonunun gelip gitmesi pek fark etmez çünkü ödevlerini yapacak vakti ancak o zaman bulursun. “hah Amerika’ya gidince iyice çılgınlaşacak bizim kız” diye düşünen arkadaşlarının aksine, ya eğitimini ya uykunu ya da sosyal hayatını feda etmek zorunda olduğunu fark eder ve “yetişkinlik” denen yolda acı bir seçim yaparsın. Eşek değilsindir, gezip yine eğlenirsin fırsatını bulduğunda ama Türkiye’deki arkadaşların uykusuz geçirdiğin gecelerini bilmez, Facebook’taki fotoğrafını görür sadece. Biraz daha insani bir hayat sunan bir ülkede geçirebileceğin zorlukları tahmin edemez, “oh hayat sana güzel” derler. Anlatmaya çalışmayın, anlayabileni çok çıkmaz aynı deneyimi yaşamadılarsa, bazen kibirli siz olursunuz. İçinizden söyle bir şey dersiniz sadece: “Umarım değer yaptığım bu secim, sizinle geçiremediğim güzel vakitlere, ortak olamadan kaçırdığım anılarınıza ve hoşçalar bile diyemeyecek kadar zorlanan o güzel sevgiliyi ardımda bırakmış olduğuma…” Zaten o eski sevgili de, sana yaşadığın zorlukları falan sormaz. Olur da eskaza konuşursanız, önünüze dünya haritası açıp her ülkeden kendinize sevgili yapıp dünya karmasına oynadığınızı falan düşünür kendi kafasında. Siz uyku uyumaya ve yemek yemeye vakit bulamazken. Öyle ya sizin gitmenizin amacı kendinize yatırım yapmak değildi çünkü. İnsansınızdır, bir sure sonra elbet tanışırsınız başkalarıyla da, o da tanışır. Yüreği sıcak tutmak ister herkes ama başka biriyle yasayamayacağınız kadar güzel şeylere de arkanızı dönüp gitmişsinizdir işte. 

Dönersiniz ve döndüğünüzde bıraktığınız gibi bir ülke de bulamazsınız. Reklamlar değişmiştir, arkadaşlarınız değişmiştir, siz değişmişsinizdir. Anılara ortak olamadığınız için Türkçeye değil ama kendi aralarında konuştukları dile yabancılaşmışsınızdır. Tekrar çocuk gözlerle bakmaya baslarsınız, bu sefer kendi ülkenize. Tersine kültür şoku biraz geçmeye başladığında ülkede sivil direniş baslar, gezi direnişi… Katılır destek verirsiniz ama anlayamazsınız tam olarak insanların neden bu kadar dolmuş olabileceğini. Bir ruhu vardır o direnisin, çok güzel bir ruhu ve bu sizi sarar. Benim ülkem de öğreniyor ve becerecek kendi içindeki farklılıklarını bir arada yasatmayı diye boy boy umutlarınız olur. Sonra o umutlar kırılır. Bu kadar insanın meramını anlamaya bile çalışmadan gazlanmalarına, öldürülmelerine, yaşatılan travmaya ve hepsinden de öte direnişlerinin itibarsızlaştırılmaya çalışılmasına anlam veremezsiniz. Aidiyetinizi sorgulatır bu size, Amerika sizin eviniz değildir bunu bilirsiniz ama Türkiye de ev gibi gelmemeye baslar. 

Tekrar gidersiniz bir müddet sonra, öyle ya idealistsinizdir; çünkü çok iyi bir üniversite olduğunu düşündüğünüz ODTÜ falan “Dil puanını görmemiz lazım, bu TOEFL’ın tarihi geçmiş” der size ve bu esnada Amerika’dan aldığınız master diplomalarını, dil bildiğinizin ispatı olarak görmemek kadar bürokrasiye takılmışlardır. Ne uğraşacağım bir daha o sınava girmekle, niye bir daha para vereceğim, hem Amerika’dan hem İngiltere den zaten kabul almışım onlar bana TOEFL sormamış bile, bu ne saçmalık dersiniz ve bu sefer kendinizi İngiltere’de bulursunuz. Çünkü bunu söyleyecek kadar saçma bir bürokrasiye takılmış bir profesör ile çalışamayacağınızı far kedersiniz doktora boyunca. Şöyle bir hocanız olur onun yerine: aracı yağmur sebebiyle toprağa saplandığından ve telefonunu evde unutup da haber veremediğinden süpervizörünüz toplantınızı kaçırır, diğeriyle devam edersiniz siz toplantıya. Sonrasında ofisinizde biter o profesör söz verdiği saatte toplantınıza gelemediğinden “özür dilemek” için. Anlarsınız ki profesör olmak, statü sahibi olmak, ego mafyalığına dönüşmez her ülkede, aksine mütevazılık getirir. En çok bu garibinize gider belki de. “Senden iyi biliyorum” havasını değil “meslektaş yetiştiriyorum ve bunu öğrencimi aşağılamadan mesleğime hizmet etmek adına en iyi şekilde yapmalıyım” tavrı her zaman gözünüze çarpar. Senden iyi biliyorum havası değil, sürekli “bunu daha iyi nasıl yapabiliriz” havası vardır bu insanlarda. 

Aynı dil konuşulmasına rağmen, aynı değildir İngiltere Amerika ile. Yine girersiniz kültür nasıl şekillenmiş, nasıl şekillendirmiş insanı sorgulamasına. Amerika’da Asyalı; Çinli, Koreli ve Japonlar için kullanırlarken, İngiltere’de Asyalı; Hintli, Pakistanlı, Bangladeşli olan için kullanılır en basitinden. Avrupa hayatının odağını it gibi çalışmak yapmamıştır. Araba sürmez bisiklet kullanır çoğu, sürdüğü araba da çevre dostudur, geri dönüşüm yapar. Otobüsler de çevre dostudur, treni daha çok severler ve 100 yıllık bir binaya antika diye bakmazlar Amerikalılar gibi. Tek marka büyük market zincirleri yerine, yerel seçenekler de vardır. Mahalle bakkalı kavramı ölmemiştir, daha samimi gelir. Sizin ülkenizde Suriyeliler’e bin bir turlu yakıştırmalar yapılırken, “Suriyeliler’e açın kapıları” diye kendini tren önüne zincirleyen Avrupalılar görürsünüz. Polis kıllarına dokunamaz, Gezi’yi düşünürsünüz. Yine de kimse haber yapmaz bu insanları, bütün dünya güzel insanların da var olduğunu görmeye ihtiyaç duyar oysa ki. Suriyeliler bütün dünyanın insanlık sınavı olmuştur oysa ki. Öte taraftan da bu ülkenin hoşgörüsü olmayan kesimi içerdi ırkçılığını zencilere, Latinlere değil, Polonya, Romanya vb. ülkelerden gelen göçmenlere yapar. Zamanla anlarsınız ki, her ülkede vardır bir grup insanı sevemeyenler. Sevmeseler dahi hoşgörü göstermekten, anlamaya çalışmaktan aciz olanlar ve bazen demokrasi yüzde 52 ile ayrılmayı seçer bu yüzden. Yüzde 52 ye bölgesel ve yas aralığı çerçevesinden bakarsınız ve istatistik ile ne gibi yalanlar söylenebildiğini bir kez daha far kedersiniz. Demokrasinin ne olduğunu sorgulamaya baslarsınız, daha kendi ülkeniz demokrasiyi sadece oy kullanmak zannederken. 

Bu esnada Türkiye’deki haberlerin çoğuna bakmazsınız, görmemek için Facebook falan açmazsınız çünkü öyle leş ötesi tartışmalar ve gündemler vardır ki, sadece üzmez, bütün sinirlerinizi yıpratmaya baslar. Sevdiklerinizi düşünürsünüz, benim koşullarım daha iyi diye kendinizi suçlu hissedersiniz onları sadece özlemezsiniz artık. Aranızda hem uçurumlar olmaya baslar, hem de garip bir suçluluk duyarsınız bundan. Çünkü her turlu siyasetçisini, medya mensubunu ve insanların birbirilerine verdikleri tepkiyi verimsiz bulursunuz. Daha iyisini nasıl yaparız hiç düşünülmez sizin ülkenizde, insanlar birbirleriyle sidik yarıştırır. Birbirlerini anlamaya çalışmaz nefret kusar her kesimi. Kara kara düşünürsünüz biz neden hiç ders almıyoruz diye. Adalet herkesin oradan oraya çekiştirdiği, kendince tanımladığı bir kavram olmuştur. Hiç bir dava adil yargı mantığıyla yürütülmez. Çoğu zaman kontrolsüz cadı avları vardır. Hatayı hatayla örtmeler daha büyük çözümsüzlüğe götürür bunu fark edemeyiz. Dünya da çileden çıkıyordur bu esnada, insanları birleştirmeye çalışan liderler değil, ayrılık körükleyenler desteklenir olur. İnsanlık sınıfta kalır hep beraber. 

Daha o kadar örnek verebilirim ki. Herkes insanca yaşamanın arzusu içinde aslında bütün dünyada değişmeyen tek şey bu. Kültür, kimlik, ırk, milliyet, dil, din… Bunların hepsi farklı farklı ve hepsini öğrenmek isteseniz bile bu kadar farklıları öğrenmeye bir ömür yetmez. Hepsi o kadar zengin, hepsi o kadar güzel ki anlatamam ama değişmeyen tek şey insanlar, seven sevilen, nefret eden nefret edilen… Hepsi daha iyi bir hayat arzusunda aslında. Kimi ülkede daha fazla nefret, kimisinde daha düzgün adalet, kimisinde daha fazla cehalet, kimisinde daha fazla oksijen, kimisinde… Neyse! Hiç bir ülke de mükemmel değil. Bütün tecrübelerimden sonra da kendimi hiç bir yere ait hissetmiyorum, hissedemiyorum. Hiç bir milliyete, hiç bir dine, hiç bir ülkeye… Ve bununla o kadar gurur duyuyorum ki size anlatamam! 

Sadece pasaportumda Türkiye yazıyor iste, o da isterse başka bir şey yazsın pek umurumda değil. Yaşayabileceğim bir tek bu dünya var ve bu dünyanın bir yerinde yaşayacağım işte. Diplomalarım da dâhil kocaman bir kâğıt parçasından başka bir şey değil gözümde, başkalarına göstermelik kâğıt parçaları, “uydurduğumuz sisteme uydum ahan da bu da onu gösteren kâğıt parçası” der gibi… Kime ne faydam oldu, benden asla alınamayacak neler katabildim kendime bütün bu süreçte, ben artık bunlara bakıyorum. 

Türk-Sovyet sınırına bakarak büyüdüm ben çocukken ve o sınır hiç bir anlam ifade etmedi benim çocuk kafama. “denizin dalgası geçiyor biz neden geçemiyoruz” diye soru sorardı o çocuk yetişkinlere. Bu soruya hiç birisi yanıt veremezdi. Bunalmaya başlarlardı, sınırdaki koyun yarısı o tarafta yarısı bu tarafta kalmış olduğundan. Ama o çocuk çok doğru bir çocuktu ve belki de o çocuk hep çocuk kalmayı seçtiğinden ben bu kadar aidiyetsizleştim. Doğulan yer insana bir suru kimlik yüklemeye başlıyor ve bu kimlikleri “ben” zannetmeye başlıyoruz zamanla. Hiç biri değiliz aslında… Dünya kocaman bir ev herkese, çizdiğimiz sınırlar ve bütün o kimlik zannettiğimiz şeyler de çok yapay aslında ve hepimizin arzusu daha güzel bir dünyadan başka bir şey değil. Bunu öyle bir anlamak nasip oluyor ki bazılarımıza, filler tepişirken ezilen çimen olmamak için az öteye kayıp bertaraf oluyoruz insanlığımızı kaybetmemek için. Elimize fırsat geçince de mümkün olduğu kadar huzurlu olacağımız koşullara yönelmeye başlıyoruz ister istemez tıpkı Kanada’ya göç eden çift gibi. Kimse gün doldurmaya gelmiyor bu hayata…

Ben mi? Eğer Türkiye diye bir ülke kalırsa 1-2 yıla dönmek zorundayım ama imkânım olsa dönmeyi seçmem. Döndüğümde nasıl bir insana evrilirim şimdinin koşullarıyla, gerçekten bilmiyorum ama bana kalsa ben artık insandan uzak dağa çıkar tarım yaparım ya da deniz kenarında kendime kulübe çakar balık tutarak yasarım. kusasım var artık bütün dünyada birbirimize yasattığımız saçmalıklara. En büyük gerçek olan hepimizin aslında sadece insan olduğumuz gerçeğini fark etmekten aciz kalışımız midemi bulandırıyor! Faydamız yoksa kimseye, en azından zarar vermeyelim davranışlarımızla ve söylemlerimizleyim bile bilmiyor bir suru insan. Üstelik çoğu da iyi niyetli olduğunu düşünüyor, peeehhh!

 

Kaynak: korun parmagina batan goz / ekşisözlük

Bir Cevap Yazın

SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN